1/5/2006 - bir gün dönsen yeter bana
Seni gördüğüm o günden beri Kalbim perişan gönlüm bir deli Sana yazdım beni anlatan Aşkımla dolu bu sözlerimi
İşte bu bizim hikayemiz Öyle saf öyle temiz Kenetlenmiş ayrılamaz Kalbimizde ellerimiz
Kanımda canımda dört yanımda Senden başka hiçkimse olmasın Bir gün dönsen yeter bana Gözlerim yolda kalmasın
Olmayacak bir duamıydı bu Allah`ım bana revamıydı bu Yoksa hemen sonu gelecek Acıyla dolu rüyamıydı bu
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
22/1/2006 - gel dediğin an bir daha dönüpte bakmam geriye
İstersen kapat kapıları Açma bir daha hiç [click click] İstersen al beni içeri Tut ölene kadar Ben çoktan hazırım Bana layık gördüklerine Gel dediğin an Bir daha dönüp de bakmam geriye Aaah yanmışım ben (yanmışım) Aaah sönmüşüm ben (sönmüşüm) İstersen al aklımı gecemi gündüzüme karıştır İstersen beni de çıkar yoldan suça alıştır Ben çoktan geçmişim bak istikbalimden Hadi çağır artık tası tarağı toplayıp gelirim hemen Aaah yanmışım ben (yanmışım) Aaah sönmüşüm ben (sönmüşüm) Yaşamak dediğin üç beş kısa mutlu andan ibaret Giderine bırak işte ayağına kadar gelmiş muhabbet Bu yüzden kaçırmamak lazım aşk gelince Gitti mi gidiyor elden zalim zaman el koyunca Aaah yanmışım ben (yanmışım) Aaah sönmüşüm ben (sönmüşüm) Aaah yanmışım ben (yanmışım) Aaah sönmüşüm ben (sönmüşüm) İstersen kapat kapılarıAçma bir daha hiç İstersen al beni içeri Tut ölene kadar Ben çoktan hazırım Bana layık gördüklerine Gel dediğin anBir daha dönüp de bakmam geriye Yanmışım benSönmüşüm ben Cahildim okudum öğrendim Yola geldim çok Aç değilim açıkta değilim Şükür karnım tok Ben çoktan geçmişim Dünya zevklerinden Hadi çağır artık Alıp da bohçamı geleyim hemen Yaşamak dediğin üç beş kısa mutlu andan ibaret Sahibi değilsin bu beden geçici bir süre emanet Bu yüzden kaçırmamak lazım aşk gelince Gitti mi gidiyor elden zalim zaman el koyunca
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
22/1/2006 - yalnızlık bi mevsim gibi
bir anda yeni genclik oluyorum ve butun suc tekrar playlistte vucud buluyor ki ben o sirada bu vucuttan coktan cikip gitmis oluyorum cok mu seviyorum cok mu ozluyorum napiyorum ben anlamiyorum
yasattigin her ani yasatigin her aciya esit oldugunda, bil ki seni ozluyorum bil ki aci cekiyorum
yetip yetmedigini sorabilecegim birini ariyor gozlerim gozlerim birinci agizdan muhattabini bile bulamiyor o egri cizgilerin ve duz cizgilerin kelime haline gelip kendisine saldirabileceginden bi haber insanlar... bilmiyorlar, bilmeyecekler bilecekler cok kizacaklar susacaklar mevsim gececek
"...yalnizlik bir mevsim gibi..."
hersey gecer, hersey biter...
"...nothing lasts forever not even though november rain..."
batsin bu dunyayi, gorevimiz tehlikeye baglayan sen sakrak bunyelerin hepsi hem de hepsi keskin gozlerin hepsinden kacarak sadece vakti zamaninda yeterince bugulanmis gozlere kendini gosterir kendini acik verir ne demisti yazar...
"...ne kendini sever ne de o koridordaki gri isigi..."
EgoMyLeGo kendini ya iste ya da paranoyalarinda kaybettigini anlatirken cok mu farkliydik.. kendimizi farkli mi saydik... deklansor sesinden niye bu kadar fazla haz ediyorduk ki...
"... ah bir atas ver cigarami yakayim, sen salin gel ben boyuna bakayim..."
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
22/1/2006 - şimdi senle hayat rüya düşlerim gerçek sanki ben hiç yaşamadım s
Mektupları resimleri kaldıramam ki Sevdim seni başkasına yar edemem ki İki dünya bir araya gelse imkansız Seni benden başkasıyla düşünemem ki Sevgilim kıskansalar, yalanlar anlatsalar Bizi ayıramazlar aşkın dizinden Ben düşerken yükseklerden uçurumlara Aşkın tuttu ellerimden ummadığım anda Şimdi hayat senle rüya, düşlerim gerçek Sanki ben hiç yaşamadım seni tanıyana dek
Bahar dalı Çiçek dili yeşilin rengi Anlatmanın imkanı yok güzelliğini Sana susuz açım sana hastayım sana Hiçbir sebep seni benden ayıramaz ki
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
22/1/2006 - ışığım sana aşığım
Tanırım kemdimi Hiddetim taşar benim Dalga dalga, Hırçın hırçın Tokat gibi vurur sözlerim Yıpratır bedenini Bilirim seni Hüzün etrafı sarmışken Sessiz kalırsın belli belirsiz Ben bilirim seni Acı bir tebessüm Belli belirsiz bir tebessüm
Hayranım sana Sabrına Sakince karşımda durup Meydan okuyan o tavrına Varlığına
Korkmuyorum Ruhumdaki fırtına boğulmaktan Karanlıkta yollarımı kaybetmekten Biliyorum kurtarırsın beni sen Işığım, deniz fenerim Işığım sana aşığım
|
|
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
22/1/2006 - bir kez olsun ne olur beni anla
yok canımın içi
canım dayanmaz oldu şimdi
ne de sevmişim emanet bu yürek sanki
kalbim ağlıyor taş değil ki bu yürek dayanmıyor
özledim seni balım gözlerin nerde hani
o güzel yüzün kime ağlar güler
şimdi dert olur bana
incitirler kıyarlar gülüm sana
bir kez olsun nolur beni anla
unutursun demiştin
zamanla başka aşklar gibi geçer sandın
bak işte sen burda yanıldın
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
21/1/2006 - godotu beklerken
Günümüzün uyumsuz insanı, uzlaşmış insanın karşıtıdır Camus’ya göre. Uzlaşmış insan düşüncesi, akıl ve mantık koşullaması içinde maskelenen yaşamı kendi maskeleri ile algılamadır. Maskelenmiş yaşam olgusu, gerçeğin simülatif yansıması olarak ele alındığında herkes ve her şey sistemin kökleri ile uzlaşmış ve uyumlulaşmış hale gelir. Bu dünyanın bizden gitgide uzaklaştığı ve anlaşılmaz hale geldiği andır. Dünyanın absürdce algılanması bu noktada maskelenmiş yaşamın yerine yeni bir yaşam olasılığı çıkarma ve bunun olabilirliğini düşünme edimidir.
Uyumsuzluk duygusunun bir olay ya da bir izlenimin basit bir incelemesinden doğmadığını, bir durumla belirli bir gerçek arasındaki, bir eylemle onu aşan dünya arasındaki karşılaştırmadan fışkırdığını söyleyebilirim. Uyumsuz her şeyden önce kopuştur.
Söz konusu kopuş, köklerini us dışı olmakta bulur. Tepki, saçmanın farkındalığıyla birlikte başlar.Tepkisizliği tepkisizce, anlamsızlığı anlamsızca ve dünya üzerinde varlığını sürdüren bu düzeni saçma biçimlerle ele alan Absürd’ler, ironik bir algılama biçimi olarak uzlaşmaz insanın yolunu açar. Bu yol, mevcut akıl ve mantık kuralları içinde ele alındığında bir yanılsamanın içine düşülmüş olur. Uyumsuz insanın algılaması uyumsuz bir bakışla çözülebilir. Bu nedenden dolayıdır ki, tanımadıkları, kim olduğunu bilmedikleri Godot’yu beklemekle Vladimir ve Estragon, benliklerini yitirmiş, belleksizleştirilmiş, saçma bir dünyanın insanlarını gösterirler bize. Tıpkı Sisyphos gibi anlamsız görünen ama bu anlamsızlığı yıkmaya çabalayan uzlaşmamış, bu dünyaya aykırı insanın, inatla kendini bulma çabasının gösterenidirler. Tüm bu durağanlık ve sıradanlık içinde Vladimir de , Estragon da hem maskelenmiş yaşam izlekleriyle doludurlar hem de yaşamın hala devam ettiğini, ağaçların hala yeşillenebildiğini imleyerek kopuşun sihirli bir değnek olan Godot’nun gelmesiyle değil, başka bir yolla olacağının sinyallerini verirler.
“Godot’yu Beklerken”, pek çok okuması yapılabileceği gibi, iki ayrı durumun birlikte yürüdüğü bir oyun olarak da okunabilir. Rutinleşmiş ve amaçsızlaşmış iki insan ve onların dışında ama onların algılayamadıkları değişen ve gelişen zamanı görürüz, “Godot’yu Beklerken”de. Bu tarihsel ilerlemeyle birlikte gelişen usun, kesintiye uğratıldığını; bireyin dış dünyaya ve dolayısıyla kendine yabancılaştığının bir göstergesidir. Tarihsel süreklilik içinde değerlendirilmesi gereken birey, kendisinden bağımsız gelişen bir zamanda geçmişle ve gelecekle bağlarını yitiren, köksüzleştirilmiş, mekanik yeniden üretimin robotlarından biridir. Absürd oyunlarda sıklıkla karşımıza çıkan bıktırıcı sürekli tekrarlar, zamanın algılanamaması, neyin gerçek neyin hayal olduğunu kavrayamama, dünün yıkımını tüm genlerinde yaşayan ve dünkü zamanı bilinçlerinden silinmiş apati bir toplumun resmidir. Pinter’in oyunlarında sıkça rastladığımız, dış dünyanın ürkütücü ortamından kendi korunaklı alanına çekilme, Lacan’cı okumayla, en korunaklı yer olan “ana rahmine dönüş”, “Godot’yu Beklerken”de her şeyin anlamsızlaştığı dış dünyaya gelişin pişmanlığı olarak karşımıza çıkar.
VLADIMIR :Nedamete ne dersin? Tut ki pişman olduk. ESTRAGON :Neden ötürü? VLADIMIR :Şeyden... (Düşünür) Ayrıntılara girmemize gerek yok. ESTRAGON :Doğduğumuz için mi pişman olalım? VLADIMIR :İnsan gülmeye cesaret bile edemiyor artık. ESTRAGON :Ürkütücü bir mahrumiyet bu.
Zamanın farkında olmama, bilincin yitimi olarak yaşamın ürkütücü boyutlarını sunar. Bellekleri, sistemin duvarlarına çarparak paramparça olmuş iki bekleyen bir nevi balık hafızası durumu sergilerler. Sistemin ideolojik tahakkümü altında zamandan çıkarılmış ve us dışı bir alana hapsedilmiş Vladimir ve Estragon, gösterge olarak Hamlet’in “çığrından çıkmış zaman” tiradını anımsatır gibidir. Gelişen ve değişen zamandan kopuk bir yaşantı, onların eylemsizliğinde saçmalığı imler.
ESTRAGON :Dün de gelmiştik buraya. VLADIMIR :Yo, hayır,bunda yanıldın işte. ESTRAGON :Peki dün ne yaptık? VLADIMIR :Dün ne mi yaptık? ESTRAGON :Evet. (...) ESTRAGON :Bu akşam olduğundan emin misin? VLADIMIR :Neyin? ESTRAGON :Beklememiz gereken günün. VLADIMIR :Cumartesi dedi.(Bir an) Bence. ESTRAGON :Ama hangi cumartesi?Bugün cumartesi mi sonra?Pazar olmasın?(Bir an) Ya da pazartesi? (Bir an.) Ya da cuma?
Gerçekten de us dışı olan, Vladimir ve Estragon’un yaptıklarından ziyade bir üst oynatıcı eliyle kuklalaştırılmalarıdır. Yitim salt onları etkilemez ve yıkım salt dünle sınırlı değildir. Bir bütün olarak geçmiş ve gelecek bu yıkımın acılarını taşır. Çocuğun her sahneye geldiğinde Vladimir ve Estragon’u tanımaması, oraya daha önce gelip gelmediğinden emin olamaması , yıkımın genç kuşaklar üzerindeki etkisini gösterendir. Dün gelen çocukla bugün gelen çocuk aynı olmayacaktır. Her gün, yaşanan her an bilincin iğdiş edildiğinin göstergesi olmaktadır. Bu yüzdendir ki, Estragon’a göre daha ayakları yere basan pozisyonunda olan Vladimir, bunu çocukta kırmaya çalışır.
VLADIMIR :Haydi sil baştan.(Bir an.) Beni tanımadın mı? ÇOCUK :Hayır efendim. VLADIMIR :Dün gelmemiş miydin sen? ÇOCUK :Hayır efendim. VLADIMIR :İlk defa mı geliyorsun? ÇOCUK :Evet efendim. (...) ÇOCUK :Bay Godot’ya ne diyeyim, efendim? VLADIMIR :Ona de ki...ona bizi gördüğünü ve ... bizi gördüğünü söylersin. Beni gördüğünden eminsin değil mi, söyle bana, yarın gelip beni hiç görmediğini söylemeyeceksin, değil mi? Aynı yıkımı Lucky ve Pozzo ile karşılaştıklarında da görürüz. İlk karşılaşmada Vladimir değişmiş olduklarından bahseder. Hayallerle gerçekler birbirine karışmıştır. Genet’de gördüğümüz dış dünyanın yanılsamalı, aldatıcı, parçalı yaşamın iç içe geçmesi olgusuyla karşı karşıyadır Vladimir. Estragon’un Lucky ve Pozzo’yu tanımama ısrarı karşısında o da tanımayacaktır onları. Zaman değişse de her şey yine aynıdır. Hayatın bütün uzuvlarına sirayet etmiş sistem us’u yok etmiş, bir nevi dondurmuştur.
Beckett, “Godot’yu Beklerken” de bir umut, bir çıkış yolu göstermemektedir. Bu da gerekli değildir. Ama Beckett’in “Godot’yu Beklerken” de gösterdiği bir şey var. O da aklın, görünenin ardında yatanı bulma yolunda harcaması gereken zihinsel devinimdir. Gözle görülen her şey hiçbir zaman tam bir doğru değildir. Anlamların ve doğruların, kimliğin yok olumuyla beraber parçalandığı günümüzde , görünen dışında başka arayışlara ihtiyaç duyulmaktadır. Arayış, öznenin var edilebilmesidir. “Godot’yu Beklerken” ve başka absürdlerdeki “anlamsızlığın” altında yatan bu arama sürecidir. Martin Esslin’in dediği gibi “insanın ne duyabilecekse onun için dinlemesi gereken bir cazdır” absürd
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
21/1/2006 - seyr-i nüzul
Allahu Tealâ Hazretleri Ehadiyet2 mertebesinde bir gizli hazine iken tanımayı isteyip severek, ruhlar âlemini ve cisimler âlemini yarattı. Rahmetinin güzelliğini, kudretinin mükemmelliğini, azamet ve celâlini bağış nimetini, sanatının bolluğunu ve hizmetinin sırlarını meydana çıkarmak istediğinde, yarattığı bütün varlıklardan önce Ketmi Âdem'den bir cevheri var etmiştir. Bir rivayete göre kendi nurundan güzel ve büyük bir cevher var edip ondan bütün kâinatı ağır ağır ve sırasıyla ortaya çıkarmıştır. Bu cevher, cevheri evvel, Nuru Muhammed, levhi mahfuz, aklı küll ve ruhı izâfi isimleri ile anılır. Bütün ruh ve cisimlerin başlangıcı ve menşei o cevherdir. Allahu Teala bu cevhere muhabbeti ile bakınca cevher edebinden eriyip su gibi akmıştır. Üste çıkan halis özünden bütün nefislerin ilk şekillerini yaratmıştır. Sonra meleklerin ruhlarını, sonra peygamberlerin ruhlarını, daha sonra sırasıyla evliyanın, ariflerin, abidlerin, müminlerin, kâfirlerin, cinlerin, şeytanların, hayvanların, bitkilerin ve tabiatın ruhunu yaratmıştır. Her ruh kendi cinsini bulup belli bir grup oluşturmuş ve her fırka kendi makamında kalmıştır. Ruhların bu çeşitleriyle âlemi melekût tamamlanmıştır. Bu âlemin en yüksek, en saf ve en lâtifine âlemi gayb, âlemi lâhut veya âlemi ceberut denir. Ortasına âlemi ervah, âlemi meani ve âlemi emr isimleri verilmiştir. En altta en yoğun ve cisme çok yakın olanına âlemi mücerredat, âlemi berzah ve âlemi misal gibi isimler verilmiştir. İki bin sene sonra Hakk Tealâ ezelî iradesi, nam ve şanını meydana çıkarmak için cisimler âlemini yaratmak üzere o cevhere muhabbetle bir daha nazar kılmıştır. Cevheri yüzü suyu edebinden harekete geçip dalgaları köpük köpük yükselmeye başlayınca en üst köpüğünden Arşı azam meydana gelmiştir. Onun altındaki köpüklerden Kürsi, Cennet, Cehennem, yedi kat gökler ve anasırı erba'a (Dört unsur: Ateş, hava, su, toprak) yaratılmış, şekil verilmiştir. Arşı âlâ'dan3 Esfeli Sâfilîn'e4 kadar bu madde âlemi bu tertip üzere nizam bulup yukarıdaki bahsettiğimiz cisim ile varlık âlemi veya ahiret âlemi; ortasına orta âlem, moleküller âlemi, felekler âlemi veya gökler âlemi en alt kısmına ise aşağı alem; cisimler âlemi, unsurlar âlemi, var oluş ve yok oluş âlemi veya Dünya âlemi denir.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
21/1/2006 - simurg hikayesi
Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.
Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.
Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.
Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;
papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş(oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);
Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış;
baykuş yıkıntılarını özlemiş,
balıkçıl kuşu bataklığını.
Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış.
Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki;
"SİMURG ANKA - Otuz Kuş" demekmiş.
Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş. Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.
Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır...
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
21/1/2006 - ketaki çiçeğinin hikayesi
Hintli aşk çiçeği Ketaki’nin hikayesine benzetir kendini. Derler ki aşk tutkunu Brahma bir gün kutsal kişilerle iddiaya girer ve aşkın esrarını ve en gizli anlamlarını bulacağını iddia eder. Hiç kimse inanmaz. Yola çıkan Brahma uçsuz bucaksız yerler geçer, engeller atlar ama yine de aşk deryasına ulaşamaz. Engellere takılıp nefesi kesilir ve gerçeğe teslim olur. Aşk gerçeğinin son menziline ulaşmış Ketaki çiçeği, Brahma’nın yarıda bıraktığı yolu bitirmiştir. Dönerken Brahma’ya rastlar. Brahma büyük bir şaşkınlıkla sorar: “Ey bu yolları bir başına gidip gelen küçücük çiçek, şu vücutsuz vücudunla bu yangına nasıl dayandın?”
Ketaki çiçeğinin cevabı aşkın manasını, aşıkların zahmetini, bu kutlu yolun yüceliğini anlatır: “Ey şanlı Brahma! Bilmez misin, kılıç havayı kesmez ve ateş ateşi yakmaz. En yalçın kayaların teninde ipek gibi yosunlar biter.”*
İşte Ketaki çiçeği gibi menzile varmak için aşkın alevden tülleri arasından geçmemiş insan nasıl bir dünya kurabilir ki? Aşk menzili kendi dünyamızın varlığıdır. O zaman insanlara söyleyecek sözünüz olur, paylaşırsınız. Etiyle kara kuru, tatsız tuzsuz kalmışlara ne yazık!
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
senin derdin yazılır mı duygusuzumm!
bi bakın bakalım benim derdim yazılabiliyormuymuş?
Arkadaşlarım
|